Giriş: Gelişim Psikolojisinin Konusu ve Görevleri

Gelişim nedir? Nasıl oluşur? Her değişim gelişim midir?

Konuya dalmadan önce “psikolojik gelişim” ne demek, altında yatan mekanizmalar nedir, ve hangi faktörler bu süreci nasıl şekillendiriyor?

Bir çok başka şey gibi, bu sorulara dair de bir çok farklı teorik yaklaşım var. Dönem dönem değişiyor, bazıları eleniyor, bazıları sağlamlaşıyor. Öyle genelgeçer, net ve tek bir anlatı yok.

Ama en çok mutabık kalınan kısım: “Psikolojik gelişim, bireyin tüm yaşamı boyunca devam eden, düzenli, yönelimli ve uzun değişimdir.”

Tanımı parçalarına ayırmak istersek:

Gelişim psikolojisi genelde bireyin kendi gelişimini inceler. Çocukluk, ergenlik, yaşlılık gibi dönemler yani. Bireyin gelişiminin bilimsel ismi ontogenez’dir.

Neden her değişime gelişim diyemeyiz? Bir adım diğerinin temelini oluşturur. Rastgele atılmamıştır. İkinci bir adımdan önce bir adım atılır. Değişimin de bir iç mantığı ve sıralaması olmalı. Rastgele değişimleri gelişim klasmanına alamayız. Basamaklar gibi yani, Piaget’nin gelişim evreleri gibi.

Bu ilk bakışta biraz fazla determinist ve sanki “her şey belirlenmiş mi?” sorusunu akla getiriyor.

Tabi hayat öyle dümdüz akan ve her yerde aynı gelişimi gösteren bir şey değil. Bi gün bi kaza, başka bi gün bir sürpriz ve bir başka bir gün bir heyecan yaşayabilirsiniz ve bunlar da gelişimimizi etkiler.

İşte asıl nokta da burda: o beklenmedik olayların seni nasıl etkilediği, daha önce ne geliştirdiğine bağlı.

Mesela bir kaza geçiriyorsun, o kazayı nasıl karşıladığın, o ana kadar ne öğrenidğine, ne kadar dayanıklıklık inşa ettiğine göre şekilleniyor.

Silsile gibi yani.

Bir önceki basamakta çözülen ya da çözülmeyen sorunlar ve başarımlar bir sonraki “challenge” nasıl atlatılacak onu belirler.

Rastlantı gelişimi bozmuyor, gelişimin üzerine oturuyor, onu “test” ediyor.

Yani ilk adım; değişim, düzenli/“kurallı” ise gelişimdir; “şunu anlamadan bunu anlayamazsın”.

Gelişimin bir yönü var. Ama o yönün ne olduğu, tarihte çokça tartışıldı. Uzun süre “gelişim = yukarı gitmek” sanıldı. Yani hep kazanç, hep ilerleme, hep daha fazla beceri. Oh, ne alâ.

Ama artık tablo daha karmaşık görülüyor: gelişim hem kazanç hem kayıp içeriyor, aynı anda.

En klasik örneklerden biri: yaşlandıkça kristalize zeka denilen bilgi/deneyim/kelime haznesi gelişiyor. Ama aynı zamanda yaşlandıkça akışkan zeka, yani yeni problemleri hızlı çözme kapasitesi gerilemeye başlıyor.

Bu, gelişimin çok yönlülüğüdür. Yani tek yöne doğru sürekli bir kazanç ya da tam tersi, kayıp yaşanmaz, kazanç da kayıp da aynı anda olur.

Bunun klasik bir örneğini bebekler üzerinden de anlayabiliriz. Bebekler dünyaya geldiğinde tüm insan dillerindeki sesleri ayırt edebiliyorlar. Yani, Japonca’daki r/l farkını, Türkçe’deki ğ’yi, Almanca’daki ch’yı, hepsini duyuyorlar. Ama 6-12. aylar arasında bu kapasite bir nevi daralıyor, kendi ana diline odaklanıyor ve diğer dillerin seslerine olan duyarlılık azalıyor.

Kazanç: ana dilde uzmanlaşma. Kayıp: evrensel ses algısı.

Ya da yenidoğanların suyun altında refleks olarak nefes tutabilmeleri ve yüzme benzeri hareketler yapabilmeleri. Bu refleks de birkaç ay içinde kayboluyor ve sonrasında yüzmeyi tekrar öğrenmek gerekiyor, bu sefer bilinçli olarak.

Genel mantık şu: uzmanlaşma her zaman bir daralmayla geliyor.

Bunun nörobilimdeki adı synaptic pruning, yani beyin gereksiz bağlantıları buduyor, verimli olanları güçlendiriyor.

Kısa anlık değişimler gelişim değil, bunu biliyoruz.

Ama öte yandan bir şeyin “gelişim” sayılması için ille de ömür boyu sürmesi şart değil. Çünkü pek çok şey sonradan değişebilir, geri alınabilir, modifiye edilebilir. Asıl kriter şu; uzun vadeli bir şeyi tetikliyor mu? Evet mi? O zaman o gelişimdir.

Somut bir örnek: 4-5 yaşlarındaki bazı çocuklar “kız elbisesi giyersen kız olursun” falan der mesela. Küçük çocuklar bunu yanlış bir gerekçeyle açıklıyor: “erkekler etek giymek”, “kızlar pembe sever”. O yüzden etek giyersen, pembe seversen kız olursun. Yani cinsiyet = kıyafet, saç, görünüş. Biyolojiden anlamıyor tabi henüz.

Sonra bi noktada bu mantık çöküyor. Çocuk farkediyor ki bu gerekçe tutmuyor. Ama neden tutmadığını henüz bilmiyor. Doğru cevabı da öğrenmemiş.

İşte orda tam garip bi şey oluyor. Çocuk iki mantık arasında asılı kalıyor.

O yüzden bazı çocuklar “evet etek giyersen cinsiyetin değişir” diyor, çünkü ellerinde başka bi açıklama yok o an.

Bu geçici bir aşama ve uzun vadeli bir gelişimin tam ortasında, yani cinsiyet kavramının zihinsel olarak oturmasının bir parçası. O yüzden bu da gelişim psikolojisinin ilgi alanına girer.

Gelişim döllenmeyle başlar, ölümle biter.

Eskiden gelişim psikolojisi neredeyse sadece çocukluk ve ergenliğe bakıyordu. Sanki insan 18 yaşına gelince “tamamlanıyordu”.

Artık öyle değil.

Tüm yaşam süreci kapsama girdi.

Nüans: Yaş gelişimin sebebi değil, sadece zemini.

Yani “30 yaşına geldiğin için şöyle değiştin” demiyoruz. 30 yaşında olmak sadece bir zaman dilimi. Asıl tetikleyici olan o 30 yılın nasıl geçtiği, nelere maruz kaldığın. Biyolojik olarak, sosyolojik olarak, deneyimler olarak.

Okul örneği: çocuk okula gittiğinde gelişiyor, ama neden? 6 yaşında olduğu için değil. 6 yaşında beyin buna hazır hale geldi. ve aynı anda okul denen sosyal yapı devreye girdi. İkisi çakıştı, bi şeyler tetiklendi.

Yaş, zamanı gösteriyor, zamanın kendisini değil.

Nicel vs. Nitel

Diyelim ki 8 yaşındasın ve sana 20 kelime veriyorum: elma, armut, kel, mahmut, kamyon, bisiklet…

8 yaşındaki çocuk ne yapar? Gelişigüzel ezberler. Elma, araba, armut.. Sırayla gitmeye çalışır. Hatırladığı kadar hatırlar.

16 yaşındaki ne yapar? Farkında olmadan “dur, bunları bi gruplandırayım hele” der. Meyveler, Araçlar..

Sonuç: daha fazla kelime hatırlıyor.

Şimdi soru şu: bu sadece niceliksel bir artış mı? Yoksa niteliksel bir değişim mi?

İkisi de. Hem daha fazla kelime hatırlayabiliyor, hem de aklı farklı bir stratejiyle çalışıyor artık. Sadece “daha çok” değil, “farklı şekilde”.

İşte bu yüzden nicelik ve nitelik iç içe düşünülmeli.

Hem insan olmanın getirdiği yetileri keşfetmek ve onların gelişmesi, hem de bu yetilere uygun olan stratejilerin gelişmesi ve uygulanması.

Geri dönüş bileti var mı?

Basamak teorileri geri dönüş yok der. Bir adım attın mı, geri dönemezsin. Piaget’ye göre gelişim tek yönlü bir asansör gibi, sadece yukarı gider, tekrar aşağı inemezsin.

Bu sadece bazı şeyler için geçerli. Yüzmeyi öğrendikten sonra “bilmeme” haline dönemezsin mesela. Ya da bisiklet sürmek.

Ama her şey böyle değil.

Bebek örneğindeki gibi; doğduktan sonraki ilk aylarda dünyadaki tüm dillerin seslerini çıkartabiliyor. Hepsine yetisi var. Evrensel bir ses paleti var kafalarında. Sonra bir yıl içinde bu yeti kayboluyor, ana dile odaklanıyor.

Kaybetti mi? Evet.
Geri alınabilir mi? Kolay değil. Yetişkin olarak vs. çocuk olarak yabancı dil öğrenmenin farkı da bu.

Buna plastisite deniyor. Beyin esnektir, şekil alabilir, değişebilir. Ama bu esneklik sınırsız değil ve zamanla daralıyor. Beyin bir hamur ise, zamanla pişiyor. Tamamen katılaşmıyor ama artık o ilk yumuşaklık/şekil alabilirlik de yok.

Herkeste mi, sende mi?

Eskiden gelişim psikolojisi şunu soruyordu: “ortalama insan nasıl gelişiyor?” Yaş normları koyuyorlardı: 2 yaşında şunu yapar, 7 yaşında şu olacak. Herkes için geçerli bir harita.

Ama artık soru değişti: “aynı yaştaki iki insan neden farklı gelişiyor?”

Evrensel değişim:

Herkeste olan. İnsan olmanın olayı olan. Bebekler emekler, çocuklar okur. Biyoloji ve çevre (nature/nurture) o kadar güçlü ve standart ki, neredeyse herkes aynı rotayı izliyor. Burada sen özel değilsin, sistem seni taşıyor, sistem seni sürüklüyor.

Diferansiyel değişim

Burda yollar ayrılıyor. Yetişkinlikte artık herkesin hep beraber 30 yaşında yaptığı bir şey kalmıyor. Kim hangi hedefi kovalıyor, kim evleniyor, kim işini kaybediyor, bunlar standart değil.

Çocukluk bir tren yolu gibi düşünülebilir. Herkes aynı rayda gidiyor. Yetişkinlik açık arazı, artık ray yok, kim nereye giderse oraya.

Bu yüzden de gelişim psikolojisi giderek daha çok “bu spesifik kişi neden/nasıl böyle gelişti” sorusuna kayıyor. Ortalamaya, genele değil, sana bakıyor.

Yani; her seferinde o gelişime bakıp soruyorsun:

  • Niceliksel mi / Niteliksel mi
  • Geri dönülebilir mi / Dönülemez mi
  • Evrensel mi Kişiye özgü mü

“Bu spesifik durumda hangisi geçerli?”

Gelişim oldu tamam, ama neden oldu sorusu açık.

Olgunlaşma ise neden sorusuna cevap oluyor. Topu biyolojiye atıyor. Sen bi şey yapmadın, çevren de. Olan şey genetik programın çalışması ve bir şeylerin değişmesi.

Mesela, bebek doğduğunda bir sürü refleksi var; emme, tutunma, irkilme refleksleri. Bunlar programlanmış bi şekilde geliyor, ekstra bunları öğrenmiyorsun, ve bunlar yine programlanmış bir şekilde kayboluyor. Bebek “öğrenmiyor”, ya da sen öğretmiyorsun. Olgunlaşma sırası gelince bazı şeyleri siliyor, otomatik.

Ya da, 2 yaşındaki bi çocuğa ne kadar iyi bir öğretici olursan ol, soyut mantık yürütmeyi öğretemezsin. Beyin o noktaya gelmiş değil henüz. Zamanı gelince geliyor, kendi kendine.

Ama yine de gelişimin çoğu biyoloji + çevre + kişinin kendi etksinin karışımı ile oluşuyor. Olgunlaşma gibi saf biyolojik programlama daha çok istisnai, kural değil.

Yani burda bahsedilen şey saf olgunlaşma, çevrenin ve kişinin kendisinin hiç etksinin olmadığı, tamamen biyolojinin tek başına otomatik yürüttüğü gelişim süreçleri.

Bu yüzden de salt olarak biyolojinin işi diyebileceğimiz örnekler çok az. Biyoloji bir temel kuruyor. Yapının hepsini oluşturmuyor.

Pencere Açık, Pencere Kapandı

Davranış psikolojisinin söylediği sert bir kavram bu; bazı öğrenmeler geri alınamaz ve sadece belirli bir zaman diliminde olabilir.

Yani treni kaçırırsan bi daha tren falan yok. Ya da yanlış trene binersen bi daha inmek neredeyse imkansız.

Hassas dönemler yani. Genetik olarak programlanmış kısa süreli bir pencere. O pencere açıkken doğru uyaran gelirse, değişim kalıcı oluyor. Pencere kapandıktan sonra ne yaparsan yap, o değişim artık o olması gerektiği şekilde olmuyor. Ya da tam tersi, pencere açıkken gerekli deneyim gelmezse, buna yoksunluk deniyor, gelişim sekiyor. Ve bu sekme sonradan telafi edilemiyor, ya da çok zor ediliyor.

Bunu daha iyi anlamak için bazı örnekler:

Rutter ve ekibi Romanya’daki yetimhanelerde büyüyen çocukları inceledi. Binlerce çocuk, yetersiz yemek, neredeyse sıfır insan teması, oyuncak yok.

Sonra bir kısmı İngiltere’ye evlat edinildi. Araştırmacılar da şunu sordu: bu çocuklar toparlanabilir mi?

Kısmen evet. Bilişsel ve dil sorunları azaldı. Ama tam değil.

Yaklaşık yüzde 20’sinde bağlanma bozukluğu vardı. Stresli anlarda evlat edinen ebeveyne koşmuyorlardı. Yabancıya rahatlıkla gidebiliyorlardı. Sanki “güvenli liman” kavramı oturmamış. Bu vakaların 2/3’ü 15 yaşına kadar devam etti.

En kalıcı hasarlar, yetimhanede 6 aydan fazla kalan çocuklardaydı.

Genie vakası. 1957 doğumlu. 1970’e kadar neredeyse tamamen izole yaşadı. Hareket kısıtlıydı, sosyal temas yoktu. Kurtarıldıktan sonra yoğun dil eğitimi aldı. İngilizceyi öğrendi. Ama 3-4 yaş seviyesinde kaldı. Pencere kapanmıştı.

İki vakadan da çıkan şey aynı: hassas dönemlerde kaçırılan şey, sonradan tam olarak telafi edilemiyor. Plastisite var, evet, ama o da sınırlı. Tamam beyin hamur gibi, ama sonsuza kadar değil.

Stabilite - Ama hangisi?

Gelişim psikolojisi değişmi inceliyor. Değişimin tam karşısında ne var? Stabilite.
Yani bir özellik, bir davranış, bir örüntü zaman içinde aynı kaldı mı?

Bir çocuğun saldırganlığı değişmedi mi? Tamam ama grubun ortalaması mı sabit kaldı? O çocuğun gruptaki yeri mi sabit kaldı? O çocuğun kendi içindeki öncelikleri mi sabit kaldı?

Hepsi farklı sorular, farklı cevaplar.

Değişmeyen şeyler var. Neyin değişmediğine göre tamamen farklı şeyler kastediliyor. Bu yüzden “stabilite” tek bir şey değil.

Grup ortalaması sabit mi? Bir sınıftaki herkesin matematik notu zamanla değişmedi. Ortalama aynı kaldı. Ama kim iyi kim kötü değişmiş olabilir, önemli değil, pozisyonlar sabit.

Sıralama sabit mi? Ali her zaman en iyiydi, Abdülrezzakhan hep ortalama, Fatımavesvese hep sonda. Sayılar değişmiş olabilir ama sıra hiç bozulmadı. Ortalama değişmiş olabilir, önemli değil, pozisyonlar sabit.

İkisi birden Hem ortalama değişmedi, hem sıralama değişmedi. En katı stabilite bu.

Kişinin kendi içindeki sıralama sabit mi? “Para, insan ilişkileri, teknoloji. Sence en önemlisi hangisi?” diye sordun birine. Kişi her seferinde aynı önem sıralaması verdi.

İç yapı sabit mi? Zeka testlerinin birbiriyle ilişkisi çocuklukta yüksek. Sanki tek bir “genel zeka” var. Ama büyüdükçe bu ilişki zayıflıyor, testler birbirinden ayrışıyor. Yani yapı değişiyor. Artık tek bir “genel zeka”yı ölçmüyorlar, farklı şeyleri ölçüyorlar.

Bunla ilgili düşünce deneyi:

Üç kişi. İki zaman noktası.

1a: Herkes aynı kaldı. Donmuş tablo. 1b: Herkes yükseldi ama sıralama değişmedi. Ortalama değişti ama pozisyonlar sabit. 1c: Ortalama aynı kaldı ama pozisyonlar alt-üst oldu.

Süreklilik - Geçmiş geleceği yazıyor mu?

İnsanlar arasındaki farklılıklar zaman içinde tutarlı mı kalıyor?

Yani bugün en kaygılı olan çocuk, 20 yıl sonra da en kaygılı yetişkin mi oluyor?

İki şekilde olabiliyor:

Eştipli Süreklilik Aynı şeyi, aynı soruyla ölçüyorsun. Sadece zaman değişiyor.

5 yaşındaki en kudurmuş kural tanımaz arsız saldırgan çocuk 15 yaşında da yine en mi? Aynı özellik, aynı ölçüm, farklı zaman. Sıralama korunuyorsa eştipli süreklilik vardır deriz.

Karşıtipli Süreklilik Burda ilginç bi soru daha ekleniyor: farklı yaşlarda farklı görünen şeyler aslında aynı şeyin farklı formları mı?

Bebek sürekli ağlıyor, sakinleştirilemiyor. 30 yaşında duygusalak olarak dengesiz, sinirli, nevrotik.

Bunlar aynı ölçüm değil, biri bebek davranışı, diğeri yetişkin kişilik özelliği. Ama altta yatan şey aynı mı?

İşte karşıtipli süreklilik bunu arıyor. Gizli, doğrudan ölçülemeyen bir özelliğin zaman içindeki izini.

5 yaşındaki çocuğa bugün ne kadar nevrotik hissediyorsunuz diye soramazsın. Çocukluk ve ergenlikte değişimler o kadar hızlı oluyor ki, aynı soruyu bi kaç yıl arayla soramazsın. Ama o çocuğun bebek dönemindeki davranışlarından bi şeyler okuyabilirsin.

Bunun bi sonraki adımı da: o bebek ağlamasından yetişkinlik nevrotikliğine giden aradaki adımlar ne? Hangi mekanizmalardan geçerek dönüşüyor?

Gelişim psikolojisi neye yarıyor?

4 temel görevi var.

Betimleme Ne oluyor?

Olabildiğince objektif, güvenilir ve geçerli bir şekilde değişimleri kayıt altına almak. Yaş normları, gelişim temaları.

Açıklama Neden oluyor?

Hangi koşullar hangi gelişimi tetikliyor? Buradaki önemli nüans: nedensellik kurmak çok zor. Çoğunlukla “şu koşul varsa bu gelişim daha olası” diyebiliyorız. Ama “şu koşul olduğu için bu oldu” demek başka bir şey. Değişimler çok, etkileşimler karmaşık.

Tahmin etme Ne olacak?

Kesin değil olasılıksal. Ya geçmişteki koşullardan geleceği ya da bir özelliğin geçmişteki düzeyinden gelecekteki düzeyini tahmin etmeye çalışabiliriz. Bebeğin çok ağlamasının yetişkinliğindeki nevrotiklik olasılığı hakkında tahmin payımız.

Etkileme Değiştirebilir miyiz?

Müdahale edince ne oluyor? Plastisite nereye kadar gidiyor? Pratik boyutta doğrudan istenmeyen bir gelişimi önlemek, bir hasarı geri almak, ya da genel olarak gelişimi desteklemek.

Her Şey Her Şeyi Etkiliyor

Biyoloji, sosyal çevre, kültür, tarihsel bağlam ve kişinin kendi eylemleri. Hepsi aynı anda birbirini etkileyen bir ağ içinde çalışıyor.

Ergenlik biyolojik ama evebeyn beklentileri sosyal ama kültürün ergenliğe bakışı kültürel ama gencin bunlara nasıl tepki verdiği kişisel…

İşin ilginç kısmı epigenetik.

Gen = yazılmış kader değil. Çevre, genlerin nasıl ifade edildiğini değiştirebiliyor.

Mesela, stresli bir ortamda büyümek stres hormonlarını düzenleyen genlerin aktivasyonunu değiştiriyor. Yani aynı gen, stresli çevrede farklı çalışıyor.

Bu da ilerleyen yaşamda strese verilen fiziksel ve psikolojik tepkileri şekillendiriyor.

Yani çevre geni değiştirmiyor ama geni açıp kapatıyor, yükseltip kısıyor.

Gen/Çevre, ikisi sürekli birbirini yazıp siliyor.

Genetik 101 - DNA

23 çift kromozomumuz oluyor genelde. Her çiftin biri anadan biri babadan.

Kromozomların üzerinde genler var.

Her genin 2 versiyonu bulunabiliyor, bunlar alel.

Yani aynı genin anadan bir versiyonu ve babadan bir versiyonu.

Bunları biliyoruz zaten. Asıl soru şu: genlerin etkisini çevrenin etkisinden nasıl ayırt ederiz?

2 yöntem var.

Tek yumurta ikizleri genetik olarak identik, çift yumurta ikizleri ise %50 örtüşüyor.

İkisi arasındaki farklar neyi gösteriyor? Çevrenin etkisini.

İkisi arasındaki benzerlikle neyi gösteriyor? Genin etkisini.

Farklı ailelere verilen biyolojik kardeşler. Birbirlerine mi benziyolar yoksa evlat edinen ailelerine mi “çekiyorlar”? Bunun cevabı, genlerin mi çevrenin mi daha ağır bastığını söylüyor.

Moleküler genetik çalışmaları direkt spesifik alellere bakıp “bu alel şu özellikle ilişkili mi” diye sorabiliyor.

İkiz Çalışmaları

İkizler doğanın kontrol grubu gibi.

Gen etkisi iki türlü çalışıyor:

  • Toplayıcı etki İki aynı alel varsa bu özellik iki katına çıkıyor. Biri farklıysa yarı yarıya. Volume topu gibi, ne kadar çevirirsen o kadar kısılır/açılır.

  • Baskın etki Bir alel yeterli. Diğerini susturuyor. Açma/kapama düğmesi gibi, ya var ya yok.

Çevre de ikiye ayrılıyor:

  • Paylaşılan çevre Her iki ikiz için de aynı olan şeyler. Aynı ev, aynı anne baba, aynı ekonomik koşulllar, aynı mahalle, aynı okul. Bu ikizleri birbirine benzetir.

  • Paylaşılmayan çevre Aynı evde büyüseler de her ikizin ayrı yaşadığı şeyler var. Biri daha çok dayak yedi, birinin farklı bir arkadaş grubu oldu, biri farklı bir öğretmenle karşılaştı. Bu ikizleri birbirinden ayırır.

Yani aynı genler, aynı ev. Ama yine de farklılaşabiliyorlar. Çünkü hayat tam olarak aynı akamaz.

Kalıtım

Bir popülasyondaki bireysel farklılıkların ne kadarının genden kaynaklandığını gösteren istatistiksel bir tahmin.

Sonuçlar da aşağı yukarı tahmin edebileceğimiz gibi: zeka için yaklaşık %50. Big Five kişilik özellikleri için 35-50% arası.

Yani “kim olduğunun” yarısı genden geliyor gibi görünüyor..

Ama şunu düşünelim: tek yumurta ikizleri, çift yumurtaya göre sosyal çevreden de daha benzer bir muamele görebiliyor. Aynı yüz, aynı ses, aynı her şey. İnsanlar onlara identik yani “aynı” davranıyor. Bu da gen etkisini daha da şişiriyor olabilir.

Evlat edinme çalışmalarının sorunu ise farklı: evlat edinilen çocuklar genelde “iyi” ailelere gidiyor. Sistem öyle zaten. Kötü çevre örnekleri az, bu da paylaşılmayan çevre etkisini olduğundan az gösteriyor.

Baskın gen etkileri ikiz çalışmalarında “abartı” çıkarken, evlat edinme çalışmalarında “küçümseniyor”.

Bunun çözümü ne? İkisini birleştirmek. Mesela: ayrı ailelere verilen tek yumurta ikizleri.

Hem genetik olarak identikler, hem çevreleri farklı. Bu iksinin kesişimi çok daha temiz bi tablo veriyor.

Çevre Geni Çağırıyor (Gen Çevreyi Seçiyor)

Gen ve çevre sürekli birbirini şekillendiriyor. Bu etkileşimin nasıl olduğuna dair çeşitli mekanizmalar var.

*Pasif Kovaryasyon Sen bir şey yapmadın ama şanslısın

Müzisyen evebeynlerin evinde muhtemelen enstrüman olur. Kendileri için. Ve bu evebeynin çocuğu olursa ve o çocuğua müzikal gen de aktarılırsa, çocuk için ne âlâ.

Çocuk hiçbir şey yapmadı (pasif), oraya doğdu. Gen ve çevre zaten uyumluydu.

Çağrıştırıcı Kovaryasyon Sen bi şeyler yaptın, çevre cevap verdi

Çocuk çizimle ilgilenmeye başlıyor. Genlerinden gelen bir yönelim bu. Çevre bunu farkediyor. Ona tuval, boya alıyor, kursa gönderiyor. Gen davranışı tetikledi > davranış çevreyi

Yani gen direkt çevreyi değiştirmiyor. Davranış üzerinden dolaylı etkiliyor.

Aktif Kovaryasyon Artık sen seçiyorsun

Büyüdükçe kendi çevremizi kendimizin inşa etmesi. Müzik konservatuvarına başvurmak, o grubu kurmak, o insanları bulmak. Gen artık seni yönlendiriyor. Sen de çevreyi ona göre şekillendiriyorsun.

**Tüm bunlar ancak çevre bir miktar hareket alanı sunuyorsa çalışıyor. Aktive olacak/olabilecek çevre yoksa, gen orada kalıyor.

*Gen kader değil. Ama fırsat garantili de değil. *

Aynı Pislik, Farklı Hasar

Kovaryasyonun dediği gibi çevre ve gen’in birbirleriyle olan etkileşimin üstüne interaksiyon bambaşka bi şey soruyor: ***aynı berbat çevre herkesi aynı şekilde mahvediyor mu?

Spoiler: etmiyor.

İnsanlar çevreye olan biyolojik duyarlılıkları açısından birbirinden köklü biçimde farklı.

Bu farkı anlamak için şu metafor işimize yarayabilir:

Karahindiba çocuklar: Kaldırım taşı altından bile çıkar karahindiba. Bahçe güzel mi çirkin mi çok sallamaz. Yine de büyür. Çevre ne olursa olsun ortalama bir gelişim, ne çok iyi ne çok kötü. Sisteme duyarsız, dayanıklı, esnek.

Orkide çocuklar: Doğru toprağa, doğru ışığa, doğru neme ihtiyaçları var. Bu koşullar sağlanırsa inanılmaz açarlar. Karahindibanın asla ulaşamayacağı yerlere gidebilirler. Ama koşullar bozuksa, solar, hasar görür, çöker, çürür.

Zaten evrimsel mantığa göre her ikisi de bir strateji. Karahindiba olmak kötü çevrelerde hayatta kalmayı garantiliyor. Orkide olmak iyi çevrelerde *maksimum potansiyeli açıyor. İkisi de farklı ortamlarda işe yarıyor.

Peki bu soyut bir metafor mu? Değil.

Şöyle düşünebiliriz: önümüzde ses kaynağına bağlı bir amfi/hoparlör var. Amfinin gücü yüksekse (w), iyi bir sinyal geldiğinde muhteşem ses çıkar. Sinyal bozuksa, o bozukluğu da muhteşem şekilde yükseltir. Her türlü sinyali “güçlendirir”.

Düşük wattlı bir amfi ise, nasıl bir sinyal gelirse gelsin, çok fark etmiyor. Ne çok güzel ne çok çirkin bi ses. Ortalama.

Orkide çocuklar yüksek wattlı amfiler. Çevreden gelen her şeyi içine çekiyor ve büyütüyor. İyi evebeynlik? > Muhteşem gelişim. Kötü ebeveynlik? >: Derin hasar.

Karahindidiba: Çevre ne yaparsa yapsın, sistem o kadar güçlü tepki vermiyor. Ne muhteşem bir yükseliş ne de derin bir çöküş. Sinyal zayıf geçiyor.

Yaşlılık: Gen vs Çevre

Yaşlandıkça çevre birikir, gen etkisi azalır. Ne kadar çok deneyim, ne kadar çok iş, okul, insan, olay, o kadar çok çevre etkisi.

Kısmen doğru bu. Kişilik, mizaç gibi şeyler için tam da böyle zaten. Duygusal istikrarın kalıtsallığı bebeklikte %70, 15 yaşında ise %59’a düşüyor. Çevre pay alıyor.

Zeka için tam tersi oluyor. Gen etkisi artıyor.

Nasıl acaba?

Küçük çocukken çevre sana dayatılıyor. Aynı okul, aynı sınıf, aynı kitap, aynı öğretmen. Genlerinin ne dediği çok da önemli değil. Sistem herkese aynı şeyi veriyor. Pasif kovaryasyon var, sen seçemiyorsun.

Büyüdükçe kendi çevreni kendin inşa etmeye başlıyorsun. Hangi okul, hangi kitap, hangi arkadaş. Bunlar genin seni yönlendirdiği seçimler. Aktif kovaryasyon devreye giriyor.

Ve gen giderek daha fazla “kendine uygun” çevreyi seçtiriyor sana.

Yani gen etkisi artmıyor aslında. Gen artık kendi çevresini de yaratıyor, bu yüzden ölçümde daha güçlü görünüyor.

Metodolojik uyarı: bebeklerdeki ölçümler ebeveyn değerlendirmesine dayanıyor. Çocuğun duygusal, öfkeli, dikkatsiz olup olmadığını anne baba cevaplıyor. Gençlerde ise kişinin kendi değerlendirmesi kullanılıyor. İki farklı ölçüm bunlar aslında, karşılaştırırken dikkatli olmak lazım…

Ayrıca, bazı genler zaten geç devreye giriyor. Ergenlikte, yetişkinlikte aktive oluyor. Bebeklikte istediğin kadar ölç, göremezsin. O yüzden erken dönemde gen etkisi bazı kıstaslar için hep düşük çıkıyor olabilir.

”Ortalama” yeterli mi?

Scarr (1992) zamanında sert bi şekilde sormuş:

“Gen etkisi bu kadar güçlüyse, ebeveynliğin önemi ne?”

Genler işini yapar. Eğer çevre en azından ortalama ise. Çocuk genetik olarak sağlıklıysa ve aşırı kötü bir ortamda büyümüyorsa zaten gelişir. Genler işini yapacak, çocuk kültürel normlara uygun bir şekilde büyüyecek. Ebeveynlerinin ne kadar ilgilendiği, hangi kitabı okuduğu, hangi yöntemi bilip bilmediğinin büyük etkisi yok.

Sadece “olması gerektiği kadar” ol, gerisini gen halleder.

Uç durumlar, fiziksel istismar, ağır ihmal, gelişimi ciddi biçimde sektirir. *Normal sınırlar içindeki her şey? Çok da fark etmiyor.

Sosyalizasyoncular bunu duyunca ayağa kalktı. Çünkü pek çok çalışma gösteriyor ki ebeveyn davranışının kalitesi önemli. Sıcaklık, tutarlılık, ilgi, uyaran zenginliği. Bunlar fark yaratıyor. Ortalama çevre “kötü gelişimi” önlüyor olabilir, ama mümkün olan en iyi gelişimi garantileyemiyor.

İkisinin gerçek uzlaşma noktasına şöyle bakabiliriz ama:

Ebeveynlerin etkisi genler tarafından sınırlandırılıyor. O sınırlar içinde hareket alanı var. O alanda iyi ebeveynlik fark yaratıyor.

Gen bir tavan/limit koyuyor. Ebeveynlik de o limite kadar oynama hakkına sahip.

Ortadasın Ama Çok Daha Büyük Bir Şeyin İçindesin

Bronnfenbrenner’in ekolojik gelişim modeli.

Bronnfenbrenner diyor ki: insan iç içe geçmiş sistemlerin tam “ortasında” büyüyor. İnsanı anlamak için sadece insana bakmak bu yüzden yetersiz

Soğan gibi.

Beş katmanlı:

Mikrosistem Günlük sürtüşme alanı. En içteki halka. Direkt temas ettiğin yerler: aile, okul, arkadaş grubu. Sabah kalktığında yüzleştiğin realite.

Mezosistem Sistemlerin birbirine girdiği yer. Yani “arkadaş grubu” sistemi ile “aile” sisteminin birbiriyle etkileşimi. Mikrosistemler arasındaki kimyanın çarpıştığı yer.

Ekzosistem Sen orada değilsin ama o seni etkiliyor. Kişinin işyerinde her gün ezildiğini düşün, o stresi eve taşınması ve evdeki başka birinin de bir yükü haline gelmesi. Hayatına dokunan göremediğin el gibi.

Makrosistem Kültür, yasalar, ekonomi, ideoloji. Hava gibi, görünmüyor ama içinde nefes alıyorsun. Devlet ne sunuyor, toplum ne bekliyor, hangi kimlikler eleniyor.. Bunlar kişiyi doğrudan değil ama diğer tüm katmanlar üzerinden şekillendiriyor.

Kronosistem Tüm bu sistemler zaman içinde değişiyor. Zamanın kendisi bir bağlam. Hem kişinin hayatındaki geçişler hem de tarihsel zaman. Yani: aynı aile yapısı, aynı mahalle, aynı kültür, ama ne zaman yaşandığı da gelişimi belirliyor. 1890’da doğmak ile 2020’de doğmak gibi.

Kendi Hikayenin Ortak Yazarı Olmak

Gelişim bir otobandan ziyade bir şantiye alanı. Yaş alındıkça amelelikten şefliğe yükseliniyor. Küçükken evebeynler yönetiyor seni. Sonrasında durum değişiyor. Kendi hayatının ortak yapımcısı oluyorsun. İlkokul çağındaki “ne olmak istiyorum” sorusu, ergenlikte realist bir projeye, yetişkinlikte de az çok “tutarlı” bir hayat iskeletine evriliyor.

İnsanın doğrudan kendi benliğini masaya yatırıp hedef koymasına kasıtlı öz-gelişim deniyor.

  • Stratejik bilgi
  • Öz-yeterlilik inancı
  • Öz-düzenleme becerileri

Sadece niyet yerine bu üç adım da şart.

Tabi her şey “hallolsa” bile realite duvarı devreye girer.

Hayatı tek başına inşa edemezsin, sadece ona ortak olabilirsin. Bu yüzden psikoloji, sınırları belirli bir “kendi kendini yaratma” kavramı yerine, ortak-gelişim/gelişimin ortağı olma kavramını kullanır.

Hedefler de değiştiği için zamanla, insan hayatının çeşitli evrelerinde çeşitli şekillerde inşa ediyor kendini.

Kelebek Etkisi

*Bazen gelişimi kasıtlı olarak değil, yan ürün olarak etkiliyorsun. Günlük hayattaki plansız, anlık ortaya çıkan bir davranış, çevre üzerinde bir reaksiyon zinciri tetikler. Çevre öyle bir geri bildirim verir ki, dönüp dolaşıp senin gelişim şartlarını baştan aşağı değiştirir.

Yani ne demek bu? Bilinçli bir hedef gütmeden attığın o rastgele adım, yan ürün olarak senin 10 yıl sonraki gerçekliğini inşa edebilir, seçimler niyeti aşar.

Çocuğun İcadı ve İlk Günlükler

Antik Yunan filozofları hayatı yaş dönemlerine bölüyordu ve her evrenin getirdiği avantaj ve dezavantajları felsefi olarak masaya yatırmışlardı.

İnsanın doğumdan ölüme değiştiği o kadar bariz bir şey ki, bunu fark etmek için filozof olmak gerekmiyor.

Çocuk, evrimsel olarak her zaman vardı; ancak psikoljik bir özne olarak geç icat edildi.

“Küçük Yetişkinler” İllüzyonu

Philippe Ariès (1975), antik dönemdeki gelişim bilincinin Orta Çağ’da yokoldu. Tablolarda çocuklar küçük yetişkinler gibi çizilmiş, aynı kıyafetler, aynı yüz ifadeleri. 5 yaşındaki çocuk madende çalışıyor. Hukukta çocuk ile yetişkin arasında pek fark yok. Roma hukukunun aksine, Orta Çağ mahkemelerinde çocuklara yetişkinlerle tamamen aynı cezai ehliyet uygulanıyordu. Sanki “çocukluk” diye bir kavram daha icat edilmemiş. Çocuklar biyolojik olarak sütten kesildikten hemen sonra yetişkin dünyasına salınıyordu.

Ariès’in bu radikal tablosu tartışmalı ama çarpıcı.

Emile

1762’de Rousseau Emile’i yazdı. Roman Emile’in bebeklikten genç yetişkinliğe kadarki değişimini beş aşamaya ayırdı. Rousseau bu aşamaların sırasını doğanın kendisi belirlemiş ve dolayısıyla evrensel bir şablon olarak kabul etti. Yani kültür farketmeksizin her insan bu programı izliyor dedi.

Ama hâlâ gözlem ya da veri yok.

Günlük Metotları

Gelişim psikoljisinin ampirik bi zemine basması Dietrich Tiedemann (1748-1803) ile başlar. Tiedemann defteri aldı, çocuğunu izledi, yazdı. Çocuğun ilk iki buçuk yıllık gelişimini her gün deftere kaydetti. Literatürdeki ilk sistematik ve gözleme dayalı boylamsal çalışma. Metodolojik temeli budur gelişim psikolojisinin.

Burda da sorun var tabi: sen babasın ve kendi çocuğu izliyorsun. Neyi görmek istiyorsan, farkında olmadan, onu görüyorsun. Ayrıca daha bi ton çocuk var gözlemlemediğin.

Yani ilk adım atıldı ama bilim değildi henüz.

Bilim Olmak İçin Kural Lazım

Tiedemann günlük tuttu, Rousseau roman yazdı. Değerli ama bilim denmiyor.

1800’lerin ortasına doğru tablo değişmeye başladı ve artık sadece gözlemlemek yetmiyordu. Gözlemin nasıl yapıldığı da önem kazandı.

1882’de çıkan “Die Seele des Kindes” (Çocuğun Ruhu) kitabı, gelişim psikolojisinin doğuşu kabul edilebilir. William T. Preyer (1841–1897) de kendi çocuğunu izledi, ama nasıl izlediğini belirledi:

  • Gördüğünü hemen yaz, bekleme. Anında dokümentasyon. Hafızanın manipülasyonuna izin verilmeden kaydetmek.
  • *Kendi gözlemini başkasına doğrulat.
  • Tek anlık bir kesit alma. Rastlantısal verilerden kaçınmak için sistematik olarak tekrarlanan gözlemler.

Bu metodolojik disiplin sayesinde çocuk, üzerinde spekülatif bir sürü şeyin söylendiği edebi bir “figür” olmaktan çıkıp, incelenebilen bir özneye dönüşmüştür.

Kurumsallaşma ve Teorik Yükseliş

Sadece 1890 ile 1915 yılları arasında 21 tane çocuk psikoljisi dergisi kuruldu ve 26 üniversite enstitüsü açıldı. 20. yüzyılın başlarında kabuğunu kırıp resmen akademik çılgınlığa dönüştüğü dönem tam. Bi tarafta psikanaliz ve davranışçılık gibi genel psikoloji devleri.

Sadece gözlemlemek yetmez, öçlemediğin süreç bilimsel bir veri değildir.

İlk defa zekanın “ölçülebilir” bir şey olduğunu iddia eden araçlar ortaya çıktı. Tartışmalılar tabi, ama dönüm noktaları.

1920’li yıllarda artık tek bir çocuğun günlüğünün çok ötesine geçilmiş, yüzlerce insan onlarca yıl boyunca takibe alınıyordu. Tam olarak veri madenciliği.

İnsan deneyiminin ve davranışının tüm varyasyonlarını zamana yayarak incelemek ve bu değişimlerin arkasındaki şartları izole etmek.

İlk başta çocukluk ve ergenliği ölçmek için yola çıkılan çalışmaların orda durmaması ve devam etmesi sonucunda, katılımcıların yetişkinliği de yaşlılığı da çalışmaya dahil oldu. Gelişim psikolojisinin omurgasını oluşturan çalışmalar.

Çağdaş Paradigma, 4 Trend

  1. Yaşam Boyu Perspektifi *Sanki insan yetişkinliğe girince donup kalıyor gibi, 1970’lere kadar alan neredeyse sadece çocukluk ve ergenliğe odaklanmıştı. Sonrasında gelişimin ölüme kadar devam ettiği kabul edildi.
  1. Disiplinlerarasılık Beynin ve davranışın gelişimi artık aynı anda inceleniyor. Nörobilim, antropoloji, genetik, sosyoloji. Ortaya gelişim bilimi denen, bu karışımdan oluşan daha geniş bir şemsiye kavram çıktı. Onun da kendi alt alanları doğdu.
  1. Büyük teoriler/Mini teoriler Uzun süre her şeyi açıklayan tek bir model kurmaya çalışıldı. Tüm insanlığın tek bir kalıba sığmadığı görüldükçe “evrensel model” hayali yıkılıp yerine onlarca mini teori çıktı. Şimdilerde yine parçaları birleştirme çabası var, mini teorilerle bir bütün oluşturulması.
  1. Uygulama Bilimsel bulgular artık doğrudan politikaya, eğitime, kliniğe giriyor. Alan sadece anlamakla kalmayıp değiştiriyor da.

Gelişim psikolojisi bilim olarak 135 yıllık ama insan anlamaya çalıştığından beri bu sorular hep vardı zaten.